hayat.güzeldir.

Bu basit bir hikaye ama anlatması kolay değil.
Bir masal gibi, hüzün var.
Ve bir masal gibi,mucize ve mutluluk dolu.
Bu masal hakkında hiç bir fikrim yok.

Belki bu yalnızca bir rüyadır! Rüya görüyoruz, Joshua.
Yarın sabah annen bizi uyandırmaya gelip bize iki büyük güzel fincan süt ve kahveyle kurabiye getirecek.Önce yiyeceğiz.

Tek kelime etmek yok, anlaşıldı mı?
Tek kelime yok, tek kelime yok.

Bu babamın yaptığı fedakarlık.
Bu onun bana hediyesiydi.

Hiç bişey paylaşmak istemiyorum seninle.Paylaştıklarımı benden yiyormuşsun gibi sanki.Bir insan bloguna nasıl kızabilir Joshua.Kendi bloguna?!
Hoşça kal.

oğluşum

Bir gün,bu günü yazabilmeyi çok isterim...

kıssa

hergün yeni bir şeyler söyleyebilmek,hayatına yeni birşeyler katmak ne zor,ne ulaşılmaz!günler geçiyor,zaman kum saati hızıyla gözlerimizin önünde hızla eriyip gidiyor ama insan farkına varamıyor.ve maalesef insanın hali trajikomediktir çünkü kendine kattığı şeyin çoğu zaman terazinin hangi kefesinde olduğunu göremiyor..
'dün gitti' diyebilmek bu kadar kolay mı acaba?hepimiz geçmişin hesabını yapıyorken her an,geçmişizle kavga ediyor ve hala geçmişin pişmanlığını yada mutluluğunu yaşıyorken dünün geçip gittiğini görmek sanırım sınırlı sayıda insanın sahip olabileceği bir mucize.peki bütün bunları düşündüğümüzde -bugünü yaşarken- avrupanın 'carpe diem'i ile Hz. Mevlananın 'Anın oğlu' düşüncesini aynı mı algılamak lazım?
bulanmamak ve donmamak?öylesine seçilmiş iki fiil değildir sizcede değil mi?neden bulanmamak?donmamak?akarken,hayatı yaşarken kirlenmemek;yaratıldığımız gibi dosdoğru kalabilmek hiç mi hiç kolay değildir sanırım.o zaman kirleniriz,bulanırız korkusuyla hayatı yaşamamak mı lazım?hayatı bir köşede dondurmak mı lazım o halde?

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

Mevlana Celaleddin Rumi

hiçte sevmem böyle hikayeleri

“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Bir psikiyatristin anısı..

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

bi yuzunu yika acilirsin

Sürekli zihnimde şu kaygı var: Bir şeyler okumam lazım, bir şeyler yapmam lazım, çok kitap okumalıyım, daha çok bilgili olmalıyım…Yıllardır üzerimden atamadım bu ruh hâlini. Sürekli gelecekte yaşıyorum, içinde bulunduğum anda olamıyorum. Yüzlerce kitap okuduğum halde sanki hiçbiri fayda vermemiş gibi. Niyetlerimiz bozuk. Bilgili olsam ne olacak ki? Nefsim daha da palazlanacak, bana alim diyecekler… Bu kadar... Bir sürü şey yaptığım halde, sürekli bir şeyler yapmalıyım düşüncesi beni çok yoruyor, kendime olan güvenimi ve inancımı zayıflatıyor. Böyle olunca da hayattan zevk alamıyorum, huzursuz ve mutsuz oluyorum..demiş bir psikolog yazar.kendimi buldum satırlarda ve bundan kurtulmak için de şunları söylüyor;“Hayalindeki kürsülerden indirmeye bak kendini. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değilsin. Her bildiğini, her fark ettiğini anlatmak zorunda değilsin!.. Yüzlerce kitap okudum ama okuduklarımı ertesi gün unuttum. Sürekli bir şeyler yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Bu beni bitiriyor. Düşünüyorum da, doktor olsam, profesör olsam ne olacak, yine mutlu olamayacağım. Çünkü asıl derdimiz ledünnümüzde, yani iç dünyamızın derinliklerinde. Niyetlerimiz salih değil, Allah’ın rızası yok bir çoğunda. Ve en önemlisi, biz de Allah’tan razı değiliz. O’nun takdirine razı değiliz. Başımıza gelen şeyleri doğru okuyamıyor, doğru manalandıramıyo ruz. Onlarca manevi hastalık var kalbimizde ve bu yüzden sürekli kaygı ve endişeler yaşıyoruz. Şeytan zaaflarımız üzerinden bizi yeniyor. Ve işin bir de şu tarafı var: Günaha açık kapı bırakmak, içimizde günaha karşı kesin bir tavır koyamamak manen yükselmemize engel oluyor. İyice dikkat edersen, kalbimizde günahlara karşı hassas bir tutum olmadığını göreceksin. İşte bu da bizim gibi manayı arayanlar için en büyük yol kesicilerden biri. İnan bana ileride bir şey olmak zorunda değilsin. Bütün kitapları okumalıyım, daha fazla bilmeliyim gibi düşüncelerden kurtul. Allah aşkına söylesene bana şu dünyada kimse umurunda mı? Sen de kimsenin umurunda değilsin, bunu unutma. Hayatın merkezi sensin ve bu senin sınavın. Ya bu sınavı hakkıyla vereceğiz ya da ömrümüz böyle hayaller ve evhamlar içinde geçecek, benden söylemesi…”

âkil

Sanırım beni sadece gerçek olmasını istediğim şeylere inandırabilirler...
Like an old person.
Code name: ihtiyar.

Sanırım kafayı yiyorum.
Vasiyet yazma zamanım geldi. Ilki ; bir şahsi dilek bu bloğu büyük kardeşime söyle.

Geçen gece rüyamda annemi gördüm. Anlatmayacagim. Karincali bir pantolon vardi. Yatağın uzerinnde. Birden giydim ve birden annem belirdi. Çıkarmamı söyledi. Ne yapıyorsun diye sordu. Uyandım.
Antibiyotiklerden nefret ediyorum. Ishal yapıyorlar.
Slumdug millionare.izlediniz mi? Orada ki çocuk tuvaletten kaçma sahnesi. Tam öyle. Vücudumun her karesinde.

Benimle kal.
Seni seviyorum anneciğim.

bitmez

Daha iyiyim çok şükür..
Sadece belimin ağrısı geçmedi..
Diğer doktor arkadaş deli etti tabi yine.karaktersiz herif.aman alıştım artık ya sorun etmiyorum.daha güçlü olacagim inşaallah Rabbim kimseye muhtaç etmesin...

Amin.